Logo
Yükleniyor...

Kendine Açılan Tatlı Bir Kapı Mı? : SÜTLAÇ

Kendine Açılan Tatlı Bir Kapı Mı? : SÜTLAÇ

Sizin için yediğiniz, içtiğiniz şeyler sadece mideye giden bir ihtiyaç mı, yoksa bir ihtiyaçtan öte kalbe dokunan acı tatlı bir duygu mu? Hiç düşünmemiş olabilirsiniz. Düşünmek için bir şeyler yaşamanız gerek belki de; zaman gerek, fırsat gerek ya da gerçekten farkında olabilme bilinci gerek.Kendimin bile farkında olmadığım, on sekiz yaşında bir üniversite öğrencisiyken yediğim bir sütlaç —evet, bildiğimiz tatlı olan sütlaçtan bahsediyorum— tatlıdan öte, bakış açımı değiştiren, ruhumun gıdası olmasına izin verdiğim bir duygu olmuştu. Nasıl mı?

Altı yıl önce, yetenek sınavının en zor olduğu, çok küçük ve çok soğuk bir memlekette üniversiteyi kazanmış; “Nasıl yaparım?” diye düşünürken bu şartlara asla aldırış etmeden arada hayaller de kuran heyecanlı bir üniversite öğrencisi kılığına çoktan girmiştim bile. Bu arada, ailemden ayrı olarak ilk defa il dışına çıkıyor olacaktım. Hâlâ kalacak bir yurdum bile yoktu. Okuyacağım bölüm gereği KYK yurt başvuruları çok geç başlıyordu. O sürece kadar kalacak bir yurt ayarlamamız gerekiyordu. Nasıl endişeliydim, anlatamam.

Okuyacağım ile babam ile gidecektim, kalacağım yurdumu ayarlamak için, ve bilet almam gerektiğini söylemişti. İlk defa bilet alacaktım. Evet, aldım. Biletlerimizi doğru almama rağmen defalarca kez kontrol ediyordum. İlkler her zaman böyle endişe verici ve korkutucudur benim için.

O gün gelmişti. Bir gece, o otobüse bindik babamla. Annesinin tek kızı olan ve annesinden asla ayrı kalamayan bir evlat olarak bu yola çıkmak çok üzücüydü. Çünkü ben, ailemden hiç ayrılmak istemeyen biri olarak üniversiteyi kendi memleketim dışında başka bir yerde okumanın hayalini dahi kurmamıştım. Ailem ve çevrem ise beni her zaman uyanık, gözü açık, özgüveni yüksek bir kız profili ile tanımladıkları için onlar benden daha rahat gibiydiler.

O otobüse binmiş ve sabahın ilk saatlerinde artık dört yıl boyunca bulunacağım, “Doğduğun yer değil, doyduğun yer.” cümlesiyle benimseyeceğim ikinci memleketimdeydim. Valiz elimde, babamla KYK’ya gidip, yurt başvuruları başlayana kadar misafir öğrenci olarak kalabilir miyim sorusunun cevabını öğrenmeye çalışıyorduk. Hiç boş yer olmadığını ve yardımcı olamayacaklarını söyleyerek bizi vakıf ve özel yurtlara yönlendirdiler.Birkaç yurt gezdikten sonra, bir yurtta dört kişilik bir odada boş bir kişilik yer olduğunu söylediler. Hiçbir yer bulamamaktansa kabul etmek daha mantıklı diye düşünerek sözleşme imzalamıştı babam.Yurt şartlarına gelince; kuralları ve sınırları olan bir yurttu. Sadece bir şartından bahsedeyim: Yurda en son giriş saati akşam 19.30’du.

Neyse… Babamla bir kahvaltı yapıp, biraz sohbet edecek zamanımız vardı, sonra memlekete dönecekti. Kahvaltımızı yaptık. Otobüs saatini beklerken, üniversitenin arka tarafında uzun, ince bir park vardı. Orada oturmuş ve öğrenci evlerine bakıyorduk. Babam, “Bir yıl böyle idare et, alış. Sonra öğrenci evi tutarız sana. Hem dünya çok küçük, bu memleket ise avucumun içi kadar bile değil. Yapacak bir şey yok; yurda gidip yurtta vakit geçirirsin, çabuk alışırsın.” deyip duruyordu.Babamın söyledikleri ne kadar da motive edici cümlelerdi, değil mi?

Babamı yolcu etmiştim. Ben ise geç kalmamam gereken yurduma doğru yol almıştım. Benden yaşça çok büyük bir oda arkadaşına sahiptim. Emindim, çok ayrı dünyaların insanıydık. “Ne konuşabilirim, nasıl anlaşabilirim?” düşüncesine girmiştim. İlk günden hayal kırıklıklarım oluşmaya başlamıştı. Kafamda atıp tuttuğum, problemler hâline getirdiğim şeyler vardı.

Valizimi yerleştiriyordum dolabıma. Oda arkadaşım ise yurt kurallarından bahsediyordu. Büyük olduğu için onun kurallarını kabul etmem gerekiyormuş gibi her şeye “tamam” diyordum ve bu beni sıkacaktı, biliyordum. Ama ısrarla her şeye “tamam” demekten vazgeçmiyordum. Oysaki bana bir şeyleri kabul etmeyi dayatmıyordu. Benim fikirlerimi de soruyordu. Ama ben, dayatıyordum bunları kendime.Kendi kendime konuşmalarım, uyuyamamalarım… “Bu yurtta ne yapacağım, bu ilde ne yapacağım?” deyip duruyordum. İlk ders günüydü. Sabah erken kalkıp hazırlanmış, fakülteye doğru yol almıştım.Dersliğe girmiştim; kalabalık ve erkek arkadaşların yoğunlukta olduğu bir sınıftı.

İlk ders ve her zaman olduğu gibi tanışma ile başlıyordu. Hocamız, “Neden bu bölümü tercih ettiniz?” sorusunu yöneltiyordu. Herkes sırayla cevap verirken, tabii hepimiz konuşan kişiye bakıyoruz falan…İlk defa bu kadar genizden ve şiveli konuşan bir kitleyle karşı karşıyaydım. Bu ses tonları beni “Çok kaba insanlar bunlar.” düşüncesine sürüklemişti.Sıra bana gelmişti. Çok ince bir ses tonuna sahip olduğumu biliyordum. Ve kendimden emin bir şekilde —sınıf arkadaşlarımı kaba bulduğum için— ses tonumu daha da dikkatli ayarlayarak, resmi bir şekilde kendimden bahsetmiştim. Oturmuştum.Hocamız ise ses tonuma takılarak, “Çok kibarsın.” demişti. Ve bir anda sınıfın içinde bir uğultu başlamıştı; herkes kendi arasında konuşuyordu. Dikkatlerini çekmiştim. Ama bu benim hiç umurumda olmamıştı. Hatta ukalaca burnumu havaya kaldırarak bir duruş sergilemeye başlamıştım.Neden bunu yapmıştım? Ya da neden onlar hakkında “Anlaşamayız.” diye düşünüp, kaba bulmuştum, bilmiyorum.Üniversiteden çıkıp yurda gitmiştim. Bu arada, memleketteki ikinci günümdü. Yurtyönetiminden beni çağırmışlardı. Tedirgin olmuştum. 

“Niçin çağırıyorlar ki acaba beni?” diye düşündüm.İndim müdüriyete, kapıyı çaldım ve içeri girdim. Masanın üzerinde küçük bir kek ve kekten daha büyük bir kâğıda yazılmış bir not vardı:“Asla yalnız değilsin. Ailenden uzak ilk doğum günün. O zaman… İyi ki doğdun.”Evet, bugün benim doğum günümdü. Ve ben 18 yaşındaydım artık.Çok duygulanmıştım, çok mutlu olmuştum. Bir o kadar da ailemden uzak olduğum ve asla bulunmak istemediğim bu yurtta, bu ilde olduğum için içerlenip hüzünlenmiştim. İlk defa doğum günümde bu kadar sitemliydim, mutsuzdum.Derken günler geçip gidiyordu, zaman durmuyordu. Hava daha da soğuyordu ve ben de bir o kadar soğuk bir kişiliğe bürünmüştüm. Herkesten ve her şeyden selamımı, güler yüzümü, “Nasılsın?” demeyi esirger olup bencilleşmiştim.Neyeydi bu kadar sitemim? Şu an düşünüyorum ve kendime o kadar çok gülüyorum ki bunu yaşattığım için… “Demek ki yaşamam gerekmiş.” diyorum. Neyse, kaldığım yerden devam etmem gerekirse; bu çarkın böyle devam etmeyeceğini biliyordum. “Ya bu deveyi güdeceğim, ya bu diyardan gideceğim.” sözü zihnimin içini sarıp durmuştu.Çok sıkılıyordum. En çok vakit geçirdiğim fakültemden sürekli yurda mutsuz geliyordum ve yatıyordum. Bunu fark eden oda arkadaşım her zaman destekçimdi. Hiç anlaşamayacağımı düşündüğüm, “Ne konuşabilirim?” dediğim oda arkadaşım ablam olmuştu.Her şeye rağmen beni dinleyen olmuştu. 

Ağlayarak sarıldığım, annemi özlediğimde sarıldığım kişi olmuştu. Ben ise onun her zaman aklına gelen kardeşi olmuştum.Kaldığım yurtla olan içsel savaşımı halletmeme yardımcı olmuştu. Kaldığım yurda karşı ön yargımı kırmış buluyordum kendimi.Fakat üniversiteye, sınıf arkadaşlarıma karşı bunu yapamıyordum. Oysaki en çok zamanım orada geçiyordu. Bunu halletmem gerekti. Halledilebilmem için birine ihtiyaç duyuyordum, belki de tıpkı oda arkadaşım gibi.Ama kimse benim böyle bir savaş içerisinde olduğumu bilmiyordu ki…Fakat bu içsel savaşı çıkaran bendim. Bunu ben kendi kendime yaşatıyorsam, tek başıma mücadele etmem gerek, dedim kendi kendime.Bir gün, herkesin birbiriyle konuştuğu, ders sonunda birlikte oturduğu, planlar yaptığı sınıf arkadaşlarımın konuşmasına; sınıfta tek başına oturarak sadece kulak misafiri olduğum günün sonunda, dersin yorgunluğuyla yurda gidip yatağıma uzanıp dinlendim.Uyandığımda akşam yemeğinin saati geçmişti. 

Yemekhaneye koşar adımlarla gittim, bir o kadar da açtım. Aşçı abla, yemeğin kalmadığını ama bugünün tatlısının sütlaç olduğunu, sadece sütlaç kaldığını söylediğinde dünyalar benim olmuştu. Çünkü annem çok güzel sütlaç yapardı ve benim en sevdiğim tatlıydı.Sütlacımı alıp odaya inmiştim. Odamda yemek istemiştim. Sütlaç, ne kadar annemin yaptığı gibi lezzetli olmasa da çok güzeldi. Buradan tekrardan söylüyorum: Ellerine sağlık G….m ablacığım.Ben sütlacımı yerken, oda arkadaşım günümün nasıl geçtiğini, alışıp alışamadığımı soruyordu ve ben hâlâ aynı evredeydim. Bir anda şöyle dedi: “Bak, tatlı yiyoruz, tatlı konuşalım.” diyerek insanoğlunun, doğanın, bitkilerin, dünyanın varlığından, güzelliklerden bahsetti. Hepsini bir bütün olarak ele aldığımızda ne kadar da denge ve uyum içerisinde olduğunu; birinden biri eksik olduğunda yarım olmaya ve düzenin, dengenin bozulacağını çok güzel anlatmıştı bana.O an, ihtiyacım olan konuşmanın bu olduğunu o kadar iyi anlamıştım ki… Ve bir anda zihnim, bedenim, gözüm açılmıştı; sanki kendime gelmiştim.O an, elimdeki sütlaçtan bir kaşık daha alıp ağzıma götürecekken, dilimden bir anda şu cümlelerin çıktığını fark ettim:“Tıpkı sütlaç misali değil mi?” dedim.“Şeker, ne kadar tatlı da olsa asla alıp da kaşıklayıp yemeyiz; pirinci haşlayıp yemeyiz, tatsız tutsuz bir şey olur; sütü en fazla bir bardak içmek istersek, faydası için içeriz. Fakat süt, pirinç ve şeker bir araya gelerek birbirini tamamlaması, tatlının ile tatsızın uyum ve denge içinde olduğunu gösteriyor. Tıpkı senin bahsettiğin hayat misali.” dedim.Ve o an birbirimize sarıldık. Bana bir şeylerin farkına varabilme sınırımın olmadığını söyledi.O an anladım.Bazılarımız sütlacı severek yeriz, bazılarımız ise sütlacı sevmediği için başka tatlılar tercih eder ya da hiç tatlı sevmediğini düşünerek kendini tatlıdan mahrum bırakır, sevebileceği tatlının bilincinde bile olamaz.Hayat da böyle tercihlerimizden ibarettir ve hepimiz, tercihlerimizin bize getirdiği doğruları, yanlışları, güzellikleri ve felaketleri görebilmek için yaşamamız, deneyimlememiz ve adım atmamız gerek.“O zaman o adımı atmalıyım.” diyerek uyuduğum gecenin sabahını selamlayarak başladım güne. 

Yemekhaneye, dersliğe gülerek girdim, sorulara cevap verdim, iletişim kurdum.O ön yargıyla yaklaştığım insanların güzelliklerini, karakterlerini görmeye çalıştım. Bazı ilklerimi onlarla keşfettim, yaşadım. Bazı korkularımı onlarla yendim.Bana sınırlarımı fark ettirip hatalarımı yaşama fırsatı sundular ve o “ilkler korkutucu ve endişeli olur” düşüncesini “ilkler heyecanlı olur” düşüncesine bıraktırdılar.Asla güzel olmayan sesimle birlikte şarkılar söyleyip semaverde çaylar yudumlama şansına; sabah güneşin doğuşuna uyanıp, güneşin batışına kadar yürüyüşler yapıp sularımızı paylaşmaya; binbir eksikle kamp yapıp aynı çadırı paylaşarak ateş başında sarılarak ısınmaya ve sayamayacağım birçok deneyimi yaşama şansına sahip oldum.Hepimiz bir şeyleri hallettik ve o koca ekibi tamamlar olduk. Kimimizin rolü büyüktü, kimimizin rolü küçüktü ama şu an anlıyorum ki hepimiz ve hepsi çok kıymetli.Diyeceğim o ki; beni ben yapan değerlerim, özgürlüklerim, sınırlarım, hatalarım, endişelerim, kaygılarım ve nicesi… 

Annemin yaptığı kadar lezzetli olmayan fakat yurtta, o gün odamda yediğim sütlaç kadar tatlılar…O günden sonra hep üniversitede sevdiklerimle sütlaç yedim. Kapımı sütlaç ile çalan arkadaşlarım, kapısına sütlaç ile gittiklerim ve sütlaç ile kutladığımız doğum günlerimiz oldu.Şimdi ise bu anlarımı yaşadığım dostlarla hepimiz farklı diyarlardayken, onlara olan özlemimi, anılarımı hatırlamak, yad etmek ve akıp giden zamana bakmak istediğimde ara ara yalnız başıma sütlaç yerken buluyorum kendimi.Ve yine sütlaç yerken yazdığım bu yazıyı ise o zamanlara, o günlere ve o güzel dostlukların anısına yazmış bulunuyorum.Sevgilerle.

Meral POLAT

 

Yorum yazın

E-Posta Adresiniz Paylaşılmayacaktır işaretli alanlar zorunludur *

Dergimiz Bize Yazın
📱 APP İNDİR