Logo
Yükleniyor...

Zarif Kız'ın İlk Mektubu

Merhaba Sevdiğim,

Bu sana ilk mektubum olacak. Belki eline hiçbir zaman ulaşmayacak belki de bir gün hepsini hayretler İçerisinde tek bir solukta gözyaşlarıyla okuyacaksın. Sabrın sonunun selamet olduğunu yüzyıllardır dillendirmişler fakat ben sonunu bile merak etmiyorum artık. Onca yaşanmışlığın yükünü omuzlarımda taşıyamıyorum… bunca yılın göstermiş olduğu eziyeti, yalnızca üç kişi biliyor. Beni yaradan, ben ve içimde yaşatmaya çalıştığım, kuytu köşeye çökmüş çocukluğum.

İnan nereden başlamam gerektiği konusunda bir fikrim yok. Korkularımın gölgesine salıncak kurmuş, incelmiş ipin kopmasını bekliyorum.  Sana, içimde sulamadan yeşerttiğim, gücünü sevgimden alan çiçekten bahsederek başlamalıyım sanırım.

Ey sevgili! Bu çiçek tamamen sana hitaben yetişti. Küsersen, bir yaprak düşürür kıvrımlı dallarından. kırarsan boyun büker, seversen taptaze körpe bir genç kızın ince bilekleri gibi nazlanır ve gidersen sevgilim kuruyup ölür. 

En üzücü olan şey ne biliyor musun?

Bizim çiçeğimiz öldü sevgilim. Buna sebep olan; sen, hiçbir vakit bana güvenmedin ve biz o çiçeği büyütemedik.

Fakat sen hiçbir vakit üzülme, gözünden iki sakit yaş yuvarlanmasın senin. Çünkü ben biliyorum sen yaş dökersen, o çiçek yeniden boy verir.  Ben bu zulmü tekrar yaşamak istemiyorum. 

Tek başına mücadele etmek demek; eşini kaybetmiş bir babanın, bir kız çocuğunun halinden anlamayışı gibi… ütü yapmayı beceremeyen, yemek yapmayı bilmeyen ve sürekli çocuğuna peynir ekmek yediren babanın çaresizliği, kendine eziyet etmesi gibi bir şey. 

Bu mücadele bu mesuliyet; Arap yarımadasında Bilal’in çarmağa gerilmesi gibi, üstüne devasa taşların koyularak çaresizce onu duyan birini araması gibi bir şey. Sen beni bu yükümlülükle baş başa bırakarak uzaklaştın oradan. 

Gelmeni istememek dışında; seninle olan onca yaşanmamış ama hayalimde yaşattığım rüyalarımda süslediğim yolları, bir kez olsun elini tutarak sinemaya gidemeyişimizi, bir filmi birlikte yorumlayamayışımızı… Mesela bir banka tıkılıp kalışımızı, o kocaman loş ışıklı sokak lambalarının dibine oturarak ağladığımız günleri, ıssız bir yerde sadece seninle olmayı hatırlamak, içimdeki bu incir iştahını git gide kabartıyor. Kendime hep idol olarak belirlediğim birinin yazısında bahsettiği gibi , Goethe’nin şiirinde ‘’akşam kızıllığında uzanan sakin bir denizi ‘’ tasvir ederken ‘ Gene incir isteyen bir denize dönüyorsun.’ İmgesini seni düşündüğüm vakitler içselleştirip incire acıkıyorum.

Kıymet bilmeyişini duyumsamak içimde kabuk bağlamayan yaranın küçük kurtçuklar tarafından kemirildiğini hissettirse de karanlık sokaklardaki izzet-i yalnızlık menşesini kaldırımlardan sıyıramayışım gibi, seni de içimde ikimiz için var olan bu ormanlık araziden silemiyorum. 

Sanki sen olmasaydın, o mekanlar her ne kadar var olsa da benim için olmayacaktı…

Artık o ağaç sensin,  başını omzuma yaslarken dinlendiğin çimen, öğle uykusundan yeni uyanıp tepemize tüneyen o küçük serçe sensin.

Sen gittikten sonra sevgilim, kuyu dibinde olan yalnızlığı koca kovalarla yeniden aldım hayatıma. Yalnızlığa fırsat tanımadan içimde yaşatmaya çalışıyorum seni. Fakat sen çekinmeden her yaptığınla vicdanımı karalıyorsun. Bir göğüs ucundan akan temiz süt değil de kirli irin akıyor vicdanımdan. Yaralarımın kabuk bağlamasını beklemeden oluşan su kabarcıklarını,  toplu iğnenin ucu gibi sivrileşmiş vicdanınla adeta ürkek bir ceylanı sıkıştıran seyyad edasıyla hiç acımadan patlatıyorsun. 

Yıpranmışlığın tecellisi diyerek sevgilim, kendimi rindane gördüğüm şu sıralar ve henüz uykusundayken şehir, sana öfkem giderek körelmeye başlamışken cevabı gelmeyecek olan  ilk mektubumu burada sonlandırmak isterim… 

Serenay KORKMAZ

Yorum yazın

E-Posta Adresiniz Paylaşılmayacaktır işaretli alanlar zorunludur *

Dergimiz Bize Yazın
📱 APP İNDİR